Saga ve Jon, şehir hayatının gürültüsünden kaçıp bebeklerini Finlandiya'nın ıssız ormanlarındaki ahşap bir evde büyütmek ister. Ancak doğumun ardından Saga, içini kaplayan tarif edilemez bir yabancılaşma hissiyle mücadele etmeye başlar. Jon, eşinin bu hallerini loğusalık sendromuna ve uykusuzluğa bağlarken, Saga kucağındaki bebeğin bakışlarında insani olmayan, tekinsiz bir şeylerin yattığından emindir. Zihninin ona bir oyun mu oynadığı yoksa karanlığın gerçekten bebeklerini ele mi geçirdiği sorusu, Saga'yı aklın sınırlarını zorlayan tecrit edilmiş bir kabusun ortasına sürükler.